****Bütçe görüşmeleri Mecliste başlıyor. Sendikalar ne yapıyor? Ancak her yıl olduğu gibi işverenin verdiği zam neyse o olacaktır.

Eylül ayında yazdığım yazının başlığını hatırlayalım; “Bütçeyi okumayan sendika, üyesinin geleceğini savunamaz!” Yazımın sonunda da şunu sormuştum: “Sendikaların artık kendilerine şu soruyu sormasının zamanı gelmiştir: Biz gerçekten çalışanı mı temsil ediyoruz, yoksa sadece çalışanı temsil ettiğimiz mi söylüyoruz?”

Bütçe teklifi Meclise gitti. Sendikalar bu teklifi analiz ettiler mi?

Bir kez daha belirteyim. Analiz edebilmek için 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu, Analitik Bütçe Sınıflandırmasını ve konu ile ilgili mevzuatları çok iyi bilmek gerekir. Bunları bilmeyenlerin, Orta Vadeli Program’ı, bütçe teklifini, kesin bütçeyi, yatırım programını incelemeleri ve analiz yapmaları mümkün değildir.

Acaba, Orta Vadeli Program ile 2027 Bütçe Teklifi’nde personel giderleri aynı mı? Örneğin Orta Vadeli Program’da, Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri (I Sayılı Cetvel) 2027 Yılı Bütçesi Ödenek Teklif Tavanları Listesi’nde, personel giderleri 5.491.987.585.000 TL olarak yer almış ve Bütçe Teklifi’nde değişmemiştir.

Orta Vadeli Program açıklandıktan sonra sendikalar seslerini işverene duyuramamışlardır.

Son bir fırsat var.

Bütçe görüşmelerinde verilecek bir önergeyle bu rakamlar değişebilir. Memur daha fazla zam alabilir.

****Voleybolu neden sevdiğimizi bir maçtan sonra yeniden anlarız. Hakemin sonuca etkisi sınırlıdır. Hata olursa itiraz edilir, karar herkesin gözü önünde verilir. Oyuncular rakibe özür diler, maç bitince el sıkışır, mağlup taraf “bravo” der.

Seyirci oyuna bakar; küfür, linç, kavga yoktur.

Futbolda normalleştirdiğimiz kavgalar, aşağılama ve sonuç belirleyen hakem tartışmaları burada sıradışıdır. Sorun voleybolun üstünlüğü değil; futbolda anormali normal saymış olmamızdır.

Aynı teşhisi Türkiye’deki memur sendikacılığına uygulayalım. Kamu görevlileri sendikaları, futbol sahalarına benzeyen bir sahneye dönüşmüştür: siyasi kutuplaşma, tarafgirlik algısı, koltuk kavgaları, şeffaf olmayan süreçler ve “biz-onlar” dili. Yüksek üye oranına rağmen etkisizlik ve güvensizlik hakimdir.

Oysa memur sendikacılığı voleybol gibi olmalıydı: kurallı, görünür, saygılı ve asıl işe odaklı.

Aynı Hastalığın İki Yüzü

Futbol uzun zamandır “sadece spor” değildir.

Siyasetçiler tribünleri propaganda alanına çevirir, transferleri güç gösterisi olarak kullanır, federasyon ve hakem kurulları tarafgirlik iddialarıyla çalkalanır. Şiddet, torpil, hemşericilik ve uzlaşı yoksunluğu bu yapının doğal sonucudur.

Memur sendikacılığında da aynı mantık işler. 4688 sayılı kanunla yasal statü kazanan sendikalar, siyasetin arka bahçesine ve sadakat mekanizmasına dönüşmüştür. Sendika tercihi çoğu zaman mesleki ihtiyaçtan çok siyasi eğilimle belirlenir. “Sendikanı söyle, siyasi görüşünü söyleyeyim” algısı yaygındır.

İktidara yakın konfederasyonlar yetkili olur, ancak toplu sözleşme sonuçları sıklıkla enflasyonun altında kalır. Grev hakkının kısıtlılığı pazarlık gücünü zayıflatır. Yüzlerce küçük sendika ortak mücadeleyi parçalar. Aidat ve ikramiye sistemi bilinçli üyelik yerine “ikramiye için üyelik”i teşvik eder.

Yönetimler merkezileşir, aynı isimler uzun yıllar kalır, taban aidat ödeyen ama karara etki edemeyen “müşteri” konumuna düşer. Mali şeffaflık zayıftır; eğitim ve politika üretimi, üye kazanma yarışının gerisinde kalır.

Futboldaki “hakem taraf tutuyor” algısı burada “sendika masada satıyor”a dönüşür.

Liyakat yerine sadakat, uzun vadeli yapı yerine kısa vadeli koltuk baskındır. Çıkar ağı kendini yeniden üretir: Yakınlık üye ve yetki getirir, yetki sadakati pekiştirir. Tabanın bir kısmı “en azından ikramiye alayım” diyerek çarka katılır.

Uzlaşı kültürü oluşmaz; çünkü uzlaşı rantın ve kutuplaşmanın önünde engeldir. Anormali normal saydığımız için zihniyet kilitlenir.

Voleybol Modeli Ne Öğretir?

Voleybol hatayı minimize eder ve görünür kılar. İtiraz vardır, karar açıktır. Rakip düşman değil, karşı taraftır. Rekabet yok olmaz; kurallı ve medeni kalır. Güven yüksek, odak nettir.

Memur sendikacılığı da böyle olmalıdır:

Toplu sözleşme süreçleri herkese açık tutanaklarla yürütülsün. “Kim kazandı” yerine “ne kazandık, neden” sorusu öne çıksın.

Sendikalar birbirini “yandaş” veya “ihanetçi” diye yaftalamak yerine ortak taleplerde buluşabilsin. Özür dilemek, el sıkışmak, rakibin haklı noktasını kabul etmek güç sayılsın.

Üye sayısı ve koltuk yarışı yerine liyakat, adil ücret, çalışma koşulları ve gerçek refah kazanımları öncelik olsun. Memur, “hangi partinin sendikası” diye değil, “hangi sendika hakkımı savundu” diye baksın.

“İktidara yakınlık = yetki” denklemi bitsin.

Kurumlar özerk, yöneticiler hesap verebilir olsun.

Bu naif bir temenni değildir. Voleybol her hafta sahada ispatlıyor. Aynı kültür kamu emekçilerinin örgütlenmesinde de mümkündür. Bunun için siyasi irade, yasal reform ve en önemlisi tabanın “anormali normal saymama” ısrarı gerekir.

Futbol asla sadece futbol değildir; memur sendikacılığı da asla sadece memur hakları değildir. İkisi de siyasetin gölgesinde araçsallaşmış alanlardır.

El sıkışmayı unuttuğumuz sürece, yüksek üye oranına rağmen etkisizlik sürecektir.

Memur sendikacılığı voleybol gibi olursa “maç” bittiğinde herkes el sıkışabilir.

Asıl kazanan ise kamu görevlisi olur.

Aksi halde futbol sahalarında normalleştirdiğimiz çürümeyi sendika binalarına taşımaya devam ederiz.