Artık tartışılması gereken mesele, kaç kişinin gözaltına alındığı veya kaç fonun tasfiyeye girdiğinden ibaret değil. Asıl mesele, yaşananların iktidara duyulan güveni ne ölçüde aşındırdığı ve bu güvenin yeniden nasıl tesis edileceğidir.

AK Parti eski milletvekili Şamil Tayyar’ın son değerlendirmesi, iktidar açısından dikkate alınması gereken önemli bir uyarı niteliğinde.

GENAR Başkanı İhsan Aktaş, AK Parti’nin oylarının bir ay içerisinde yüzde 36 bandından yüzde 33 bandına gerilediğini belirtiyor. Bu gerilemenin yaklaşık 3 puan olduğunu ifade ederken, muhalefetin dağınıklığının siyasi kaybı sınırladığını düşünüyor.

Şamil Tayyar ise farklı bir noktaya dikkat çekiyor. Külliye’ye sunulduğunu belirttiği özel bir araştırmada oy kaybının yaklaşık 6 puan olarak ölçüldüğünü, bu sonucun kendi saha gözlemleriyle daha fazla örtüştüğünü ifade ediyor.

Elbette farklı araştırmaların yöntemleri, tarihleri ve örneklemleri bilinmeden kesin bir karşılaştırma yapmak mümkün değil. Üstelik oy oranlarındaki değişimin tamamını yalnızca fon krizine bağlamak da doğru olmaz. Ancak ortada görmezden gelinmemesi gereken ciddi bir siyasi uyarı bulunuyor.

Çünkü siyasette bazen üç puanlık oy kaybından çok, o kaybın arkasındaki güvensizlik önemlidir.

Seçmenin sessizliği rıza değil, son bir fırsat olabilir

İktidar partilerinin en büyük yanılgılarından biri, seçmenlerinin partiden kopmamasını yaşananlardan rahatsız olmadıkları şeklinde yorumlamalarıdır.

Oysa seçmen bazen kızar, eleştirir, tepki gösterir ama hemen siyasi tercihini değiştirmez. Önce bekler. Yanlışların düzeltilmesini, sorumluların hesap vermesini ve benzer olayların tekrarlanmamasını ister.

AK Parti seçmeninin önemli bir bölümünde de böyle bir beklenti bulunduğu değerlendirilebilir.

Şamil Tayyar'ın dikkat çektiği nokta tam da burasıdır: Fon krizinin siyasi hasarının sınırlı kalmasında yalnızca muhalefetin dağınıklığı değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sorunu çözebileceğine duyulan güven de etkili olabilir. Ancak bu beklentinin sonsuza kadar devam edeceği düşünülmemelidir.

Zira seçmen açısından güven, sınırsız bir kredi değildir. Gerektiğinde kullanılır, ancak karşılığı verilmediğinde tükenir.

Krizin siyasi faturası neden ağır olabilir?

Fon krizinin diğer ekonomik sorunlardan ayrılan önemli bir yönü bulunuyor.

Vatandaş ekonomik sıkıntıların bir bölümünü küresel gelişmelerle, piyasa şartlarıyla veya geçici olumsuzluklarla açıklayabilir. Ancak finansal piyasalarda olağan dışı kazançlar, denetim zaafı ihtimalleri ve siyasi nüfuz iddiaları gündeme geldiğinde değerlendirme değişir.

Bu kez vatandaşın sorduğu sorular daha ağırdır:

Kimler kazandı, kimler kaybetti? Denetim kurumları görevlerini zamanında yaptı mı? Şüpheli işlemler neden daha önce engellenemedi? Siyasi veya bürokratik koruma sağlandı mı? Varsa sorumlular hakkında gerçekten işlem yapılacak mı?

Bu soruların cevapsız kalması, ekonomik bir krizi siyasi güven krizine dönüştürebilir.

Dahası, dürüstçe çalışan, vergisini ödeyen ve geçimini sağlamak için mücadele eden milyonlarca insan açısından mesele yalnızca para değildir.

Vatandaşın kabul etmekte zorlanacağı şey, kendisinden fedakârlık beklenirken bazı kişilerin sistemin açıklarından yararlanarak ayrıcalıklı kazançlar elde etmiş olabileceği düşüncesidir.

Böyle bir algı yerleşirse siyasi maliyetin boyutunu yalnızca anketlerle ölçmek mümkün olmayacaktır.

Sorumluluk yalnızca suç işleyenlerde aranamaz

Fon krizine ilişkin soruşturmalar, gözaltılar ve idari tedbirler önemlidir. Ancak bir krizin ardından sorumluluk yalnızca doğrudan hukuka aykırı işlem yaptığı belirlenen kişilerle sınırlandırılmamalıdır.

Kamu yönetiminde hesap verebilirlik, suç işleyenlerle birlikte denetim görevini ihmal edenlerin de incelenmesini gerektirir.

Özellikle üç soru önem taşımaktadır:

Plan ve Bütçe Komisyonundaki fon tartışmasından ortaya çıkan komedi
Plan ve Bütçe Komisyonundaki fon tartışmasından ortaya çıkan komedi
İçeriği Görüntüle

Birincisi, sermaye piyasalarında ortaya çıkan olağan dışı işlemler zamanında tespit edilmiş midir?

İkincisi, denetim ve düzenleme yetkisine sahip kurumlar gerekli tedbirleri gecikmeksizin almış mıdır?

Üçüncüsü, soruşturmalara konu işlemlerin arkasında siyasi veya bürokratik nüfuz kullanıldığı iddialarının gerçeği yansıtıp yansıtmadığı tarafsız biçimde araştırılmakta mıdır?

Bu soruların cevapları kamuoyuna açık, somut ve denetlenebilir şekilde verilmelidir.

Elbette soruşturmalarda adı geçen herkes suçlu değildir. Suçluluk ancak kesinleşmiş yargı kararıyla belirlenir. Ancak masumiyet karinesi, kamu kurumlarının idari sorumluluklarının araştırılmasına engel de değildir.

Erdoğan'a duyulan güven tek başına yeterli mi?

Şamil Tayyar'ın değerlendirmesindeki en önemli siyasi tespit, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yönelik çözüm beklentisinin hâlâ canlı olduğu yönündedir.

Bu tespit doğruysa AK Parti açısından hem bir avantaj hem de ciddi bir tehlike söz konusudur.

Avantajdır; çünkü seçmen henüz bütün güvenini kaybetmemiş olabilir.

Tehlikedir; çünkü kurumsal sorunların çözümünün sürekli tek bir siyasi liderden beklenmesi, devlet kurumlarının etkinliğinin ve sorumluluğunun sorgulanmasına yol açar.

Sağlıklı bir kamu yönetiminde yanlışları yalnızca Cumhurbaşkanı'nın müdahalesi düzeltmemelidir. Denetim kurumları, bürokrasi ve yargı kendi görevlerini zamanında ve etkili biçimde yerine getirebilmelidir.

Güçlü devlet, her sorunu liderin çözmek zorunda kaldığı devlet değil, kurumlarının sorunları büyümeden önleyebildiği devlettir.

Fon krizi, bu açıdan yalnızca AK Parti'nin değil, kamu yönetiminin kurumsal kapasitesinin de sınandığı bir olaydır.

Muhalefetin zayıflığı iktidarın güvencesi değildir

Muhalefetin dağınıklığı, iktidarın oy kaybının alternatif siyasi partilere yönelmesini yavaşlatabilir. Ancak bu durum iktidar açısından kalıcı bir güvence olarak görülmemelidir. Çünkü seçmenin iktidardan uzaklaşması her zaman başka bir partiye yönelmesiyle sonuçlanmaz. Kararsızlaşma, siyasete ilgisizlik veya sandığa gitmeme eğilimi de ciddi siyasi sonuçlar doğurabilir.

Bu nedenle AK Parti'nin kendisini muhalefetin durumuna göre değil, kendi seçmeninin beklentilerine göre değerlendirmesi gerekir.

Asıl tehlike, seçmenin başka bir partiyi tercih etmesi kadar, kendi partisinin sorunları çözebileceğine ilişkin inancını kaybetmesidir.

Krizden çıkışın yolu güveni yeniden kazanmaktır

Fon krizinin AK Parti'ye siyasi maliyetinin 3 puan mı yoksa 6 puan mı olduğu elbette önemlidir. Ancak asıl önemli olan, bu kaybın geçici bir tepki mi yoksa kalıcı bir güven aşınmasının başlangıcı mı olduğudur.

İktidarın önünde açık bir tercih bulunmaktadır.

Ya kriz yalnızca adli soruşturmalar ve siyasi açıklamalarla yönetilmeye çalışılacak ya da denetim mekanizmalarındaki muhtemel aksaklıklar, kamu görevlilerinin sorumlulukları ve siyasi nüfuz iddiaları dahil bütün boyutlarıyla ele alınacaktır.

İkinci yol daha zahmetlidir ancak güvenin yeniden kurulabilmesi için gereklidir.

AK Parti açısından en tehlikeli yaklaşım, seçmenin hâlâ partisini terk etmemesini her şeyin yolunda olduğuna ilişkin bir işaret saymak olacaktır. Çünkü siyasi hayatta güven çoğu zaman bir anda kaybedilmez. Önce sorgulanır, sonra aşınır ve nihayet bir olayla tamamen ortadan kalkabilir.

Bugün AK Parti'nin önündeki asıl sınav, kaybettiği birkaç puanlık oyu geri kazanmak değil, kendisine güvenen seçmenin bu güvenini haklı çıkarabilmektir.

Unutulmamalıdır ki seçmen her yanlışı hemen cezalandırmayabilir. Ancak sürekli tekrarlanan yanlışların hesabını günü geldiğinde sandıkta topluca sorabilir.

Son olarak muhalefetin dağınıklığı iktidara zaman kazandırabilir; fakat hiçbir muhalefet zayıflığı, kaybedilen güvenin yerini dolduramaz.