Türkiye’de siyasi sorumluluk anlayışı galiba yeni bir aşamaya geçti. Eskiden bir skandal ortaya çıktığında istifa, soruşturma ve hesap verme konuşulurdu. Şimdilerde ise görevden ayrılmak, internet sitesinden ismi kaldırılmak ve WhatsApp grubundan çıkarılmak da siyasi hesaplaşmanın önemli başlıkları arasına girdi.
Öyle anlaşılıyor ki teknoloji geliştikçe hesap verme yöntemlerimiz de dijitalleşiyor! Ancak ortada cevaplanması gereken ciddi bir soru var: Siyasi sorumluluk, yalnızca görevden ayrılmakla mı sona eriyor?
Son yıllarda yaşanan bazı olayları hatırlayalım.
Bakanlığın dezenfektanı aile şirketinden!
2021 yılında dönemin Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan'ın kendisi ve eşinin ortak olduğu şirketten Ticaret Bakanlığına dezenfektan satın alındığı ortaya çıktı.
Üstelik satın alma işlemi Bakanlık tarafından da doğrulandı. Bakanlık, ürünlerin piyasa koşullarına uygun fiyatla temin edildiğini savundu.
Ne güzel! Bakanlık ürün arıyor, aile şirketi ürün satıyor. Hem ticaret gelişiyor hem de aile ekonomisine katkı sağlanıyor!
Oysa kamu yönetiminde asıl mesele yalnızca ürünün fiyatı değildir. Kamu gücünün kullanılması sırasında çıkar çatışmasının önlenmesidir.
Bir bakanın ailesinin sahibi olduğu şirketle kendi yönettiği kurum arasındaki ticari ilişki, fiyatı ne olursa olsun ciddi etik sorular doğurur.
O dönemde muhalefet soruşturma açılmasını ve Yüce Divan sürecinin işletilmesini istedi. Pekcan ise görevden alındı.
Peki, kamuoyu bütün sorularının cevabını alabildi mi?
Dezenfektan mikropları temizlemek için alınmıştı ama kamu vicdanındaki soru işaretlerini temizlemeye yetmedi.
SPK'da rüşvet iddiaları ve cevapsız sorular
2022 yılında dönemin AK Parti Erzurum Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu ve kardeşi, eski Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu hakkında ciddi rüşvet iddiaları gündeme geldi.
İddialar siyasi tartışmalara ve suç duyurularına konu oldu. Taşkesenlioğlu ise hakkındaki suçlamalara karşı hukuki girişimlerde bulundu.
2025 yılında basına yansıyan bilgilere göre, Zehra Taşkesenlioğlu hakkındaki çok sayıda şikâyeti içeren dosyada kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi.
Elbette her iddia suçun işlendiği anlamına gelmez. Ancak kamuoyu açısından mesele yalnızca bir dosyanın kapanması değildir. İddiaların hangi delillerle incelendiğinin ve hangi hukuki gerekçelerle sonuca bağlandığının anlaşılabilmesidir.
Sermaye piyasalarını denetlemekle görevli bir kurumun eski yöneticisi hakkında ortaya atılan iddiaların, toplumun güvenini sağlayacak açıklıkta ele alınması gerekir. Çünkü kamu yönetiminde dosyaların kapanmasıyla vatandaşın zihnindeki soruların kapanması her zaman aynı anlama gelmez.
Milyarlık fon iddiasına WhatsApp yaptırımı!
Gelelim son fon krizine.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya'nın borsadaki işlemlerinden yaklaşık beş ayda 2 milyar lirayı aşan kazanç elde ettikleri iddia edildi.
İddiaların ardından Kaya, parti yönetimindeki görevlerinden ayrılma talebinde bulundu.
Daha sonra parti yönetiminin WhatsApp grubundan çıkarıldığı ve isminin partinin internet sitesindeki yönetim kayıtlarından kaldırıldığı haberleri yayımlandı.
Doğrusu, meselenin bu boyutu insanı ister istemez gülümsetiyor.
Düşünsenize, milyarlarca liralık işlem iddialarıyla gündeme geliyorsunuz ve kamuoyunun dikkatini çeken gelişmelerden biri WhatsApp grubundan çıkarılmanız oluyor!
Neyse ki mesele yalnızca dijital üyelikle sınırlı kalmadı. Kaya ve eşi 7 Ekim 2026'da şüpheli sıfatıyla ifade verdi. İkili, hisse işlemlerinde herhangi bir özel bilgi veya yönlendirme almadıklarını savundu. Ayrıca gönüllü ödeme mekanizması kapsamında hesaplarındaki belirli tutarların ilgili hesaba aktarılması süreci işletildi.
Bütün bunların hukuki sonuçları soruşturmanın sonunda ortaya çıkacaktır. Ancak siyasi sorumluluğun ölçüsü WhatsApp grubundaki üyelik durumu olamaz.
Devlet yönetiminde hesap verebilirlik, grup yöneticisinin 'Üyeyi çıkar' tuşuna basmasıyla yerine getirilebilecek bir yükümlülük değildir.
Tedbir geldi, tedbir gitti!
Fon soruşturmasında gündeme gelen bir diğer isim de AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı'nın oğlu Mustafa Yazıcı oldu.
Soruşturma kapsamında mal varlığına yönelik tedbir uygulanması istendi. Ancak aynı gün, alınan ifadeler ve değerlendirilen deliller doğrultusunda bu tedbir kaldırıldı. Hakkında yurt dışına çıkış yasağına ilişkin adli kontrol kararı verildiği de açıklandı.
Hayati Yazıcı ise oğlunun ticari faaliyetlerinin hukuka ve ahlaka uygun olduğuna inandığını belirtti.
Burada altını çizelim: Tedbirin kaldırılması tek başına hukuka aykırılık göstergesi değildir. Suç şüphesinin bulunması da suçluluğun kanıtlandığı anlamına gelmez. Ancak kamuoyu böylesine dikkat çeken işlemlerin gerekçesini merak etmekte haklıdır.
Bir yanda saatler içinde değişen tedbirler, diğer yanda yıllarca sonuçlanmasını beklediğimiz davalar... İnsan ister istemez soruyor: Adaletin hızı dosyanın niteliğine göre mi değişiyor?
Bu sorunun cevabını verecek olan söylentiler değil, şeffaf ve gerekçeli hukuki süreçlerdir.
Asıl sorun skandallar değil, hesap verme anlayışı
Bu dört olay birbirinden farklıdır. Hukuki durumları, delilleri ve soruşturma süreçleri aynı değildir. Dolayısıyla hepsini aynı kefeye koyarak kişileri peşinen suçlu ilan etmek doğru olmaz. Ancak bütün bu olayların ortak bir yönü var: Kamu gücüyle bağlantılı kişi ve kurumlar hakkında gündeme gelen iddiaların nasıl ele alındığına ilişkin güven sorunu.
Vatandaşın görmek istediği şey çok basittir.
İddia varsa araştırılmalı, delil varsa değerlendirilmeli, suç varsa cezası verilmeli, suç yoksa da kişiler üzerindeki şüpheler somut gerekçelerle giderilmelidir.
Siyasi ve idari sorumluluk ise ceza sorumluluğundan ayrı değerlendirilmelidir. Çünkü her etik ihlal suç olmayabilir. Her yanlış karar da mahkûmiyet gerektirmez. Fakat kamu görevinde bulunmanın gerektirdiği dürüstlük, tarafsızlık ve çıkar çatışmasından kaçınma yükümlülükleri yalnızca ceza kanunlarıyla sınırlı değildir.
İşte kamu yönetiminin en büyük sorunlarından biri de burada ortaya çıkıyor.
Bizde bazen makamdan ayrılmak hesap vermek, dosyanın kapanması da bütün soruların cevaplandığı anlamına gelebiliyor.
Oysa ikisi aynı şey değildir.
WhatsApp'tan çıkarmak kolay, kamu vicdanından çıkmak zor!
AK Parti'nin kuruluşunda öne çıkardığı siyasi erdem, temiz yönetim ve yolsuzlukla mücadele ilkeleri, bugün de kendi kadroları açısından en ciddi değerlendirme ölçütü olmalıdır.
İktidarda uzun süre kalmanın en büyük riski, yanlışların zamanla olağan görülmesidir.
Vatandaşın beklentisi ise çok açık: Siyasi unvan, aile bağı ve bürokratik nüfuz, hiç kimseye ayrıcalık sağlamamalıdır.
Dezenfektan satın alınabilir, görevden ayrılınabilir, isimler internet sitesinden kaldırılabilir, WhatsApp gruplarından üyeler çıkarılabilir.
Ama bütün bunlar kamuoyunun cevap bekleyen sorularının yerini tutmaz.
Unutmayalım ki siyasette isimleri listelerden silmek kolaydır. Zor olan, milletin hafızasında biriken soru işaretlerini silmektir.
Devleti temizlemenin yolu dezenfektandan, siyasi sorumluluğun yolu da WhatsApp grubundan geçmez. İkisinin de yolu şeffaflıktan, liyakatten ve hesap verebilirlikten geçer.





