Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, 2027 yılı bütçe teklifinin yaklaşık 2 trilyon 396 milyar lira olduğunu açıkladı. Sosyal güvenlikte önemli mesafeler alındığını, istihdamın artırıldığını, işverenlere destek sağlandığını ve emeklilerin durumunu iyileştirecek çalışmalar yürütüldüğünü anlattı. Ancak görüşmelerde ortaya çıkan tablo, bütçenin büyüklüğünden daha önemli bir soruyu gündeme getirdi:
Madem sosyal güvenlik sistemimiz güçleniyor, çalışanlarımızın ve emeklilerimizin hayatı neden aynı ölçüde iyileşmiyor?
Emekli yardım değil, ödediği primin karşılığını istiyor
Bakan Işıkhan'ın açıklamasına göre en düşük emekli aylığı 23.552 liraya yükseldi. Ayrıca Ocak 2027'den itibaren ilave iyileştirmeleri içeren yeni bir düzenleme üzerinde çalışılıyor.
Güzel de emeklinin sorunu yalnızca en düşük aylığın artırılması değil ki!
Yıllarca yüksek prim ödeyenlerle düşük prim ödeyenlerin aylıkları arasındaki farkın giderek kapanması, sosyal güvenlik sisteminin temel mantığını tartışmalı hâle getiriyor.
Komisyonda Erhan Usta'nın dile getirdiği şu sözler meselenin özünü ortaya koyuyor:
"Emekliler sadaka falan istemiyor, emekliler çalıştığının, yatırdığı primin karşılığını istiyor."
Gerçekten de emeklilik bir sosyal yardım değil, primli sosyal sigorta sisteminden doğan bir haktır.
Emekli aylıklarını yalnızca yaşa, gelir düzeyine veya geçici desteklere göre iyileştirmeye çalışmak, prim ödeme gün sayısı ve prime esas kazanç arasındaki ilişkinin zayıflaması sorununu çözmez.
Dolayısıyla yapılması gereken, emekli aylıklarının hesaplanmasında adaleti yeniden tesis etmek ve prim ödeme karşılığını korumaktır.
İşsizlik Fonu büyüyor ama işsiz ne kadar yararlanıyor?
Bütçe görüşmelerinde dikkat çeken bir diğer konu İşsizlik Sigortası Fonu oldu. Bakan Işıkhan, fon varlığının 900 milyar lirayı aştığını açıkladı.
Buna karşılık milletvekillerinin gündeme getirdiği verilere göre resmî işsizlerin yalnızca yaklaşık yüzde 17'si işsizlik ödeneğinden yararlanabiliyor. Dahası, 2026 yılının ilk dokuz ayında işsizlik ödeneği için yaklaşık 82,6 milyar lira harcanırken teşvik ve destek ödemelerine 92,8 milyar lira ayrıldığı belirtildi.
İşsizin güvencesi olması gereken fonda, teşviklere ayrılan kaynağın işsizlere doğrudan ödenen tutardan fazla olması, üzerinde ciddi biçimde durulması gereken bir tercihtir.
İstihdamı koruyan destekler elbette gereklidir. Ancak bu desteklerin kaç kişiye kalıcı iş sağladığı, hangi şirketlere ne kadar kaynak aktarıldığı ve sonuçlarının nasıl denetlendiği kamuoyuna açıklanmalıdır.
Üstelik komisyonda fon kaynaklarının Takasbank para piyasasındaki değerlendirme işlemleri de gündeme getirildi. Bu işlemlerin hangi koşullarda yapıldığı, herhangi bir zarar veya teminat açığı bulunup bulunmadığı soruldu.
Ortaya atılan sorular tek başına bir usulsüzlüğün kanıtı değildir. Ancak işçinin alın teriyle biriken kaynakların nasıl değerlendirildiğine ilişkin şeffaflık talebinin karşılanması zorunludur.
İş güvenliği rakamlarla değil, korunan hayatlarla ölçülür
Bakan Işıkhan, iş sağlığı ve güvenliği hizmeti alan iş yeri sayısının son üç yılda 166 binden 793 bine çıktığını belirtti. Bu artış önemli olmakla birlikte asıl başarı ölçütü iş kazalarının ve ölümlerin ne ölçüde önlenebildiğidir.
Komisyonda milletvekillerince dile getirilen verilere göre 2025 yılında 2.105 işçi yaşamını yitirdi. Çocuk işçiliği ve iş kazaları konusunda da son derece ağır eleştiriler yapıldı.
Özellikle Sema Silkin Ün'ün, iş kazalarını önlemeye yönelik birimin faaliyet bütçesinin yetersizliğini ve tanıtım harcamalarıyla arasındaki farkı gündeme getirmesi dikkat çekiciydi.
Bu iddiaların bütçe belgeleri üzerinden açıklığa kavuşturulması gerekir. Çünkü iş güvenliğinde başarı, düzenlenen sertifika sayısıyla değil, akşam evine sağ salim dönebilen işçi sayısıyla ölçülür.
Sayıştay'ın tespitleri neden daha fazla konuşulmuyor?
Görüşmelerin dikkat çekici başlıklarından biri de SGK'nin mali yönetimiydi.
Milletvekili Aylin Yaman, Sayıştay raporuna dayanarak SGK'nin muhasebe sistemi ile alacakların takip edildiği yazılımlar arasında entegrasyon bulunmadığı yönündeki tespiti gündeme getirdi.
Bu, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konudur.
Milyarlarca liralık prim alacağını yöneten bir kurumda muhasebe kayıtları ile alacak takip sistemlerinin uyumu, mali tabloların güvenilirliği ve kamu kaynaklarının etkin denetimi açısından hayati önemdedir.
Böyle bir eksiklik varsa hangi işlemlerin mali tablolara etkisi olduğu, sorunun ne zaman giderileceği ve alınan tedbirler açıkça ortaya konulmalıdır.
Çözüm için yapılması gerekenler
Artık bütçe görüşmelerini rakamların birbirleriyle yarıştığı toplantılar olmaktan çıkarmak gerekiyor.
Öncelikle emekli aylıklarında prim ve hizmet süresine dayanan hakkaniyetli bir hesaplama sistemi oluşturulmalı; aylık bağlama oranları ve kök aylık uygulamasının doğurduğu eşitsizlikler yeniden değerlendirilmelidir.
İşsizlik Sigortası Fonu'nun hangi araçlarda değerlendirildiği, teşviklerin kimlere verildiği ve ne kadar kalıcı istihdam oluşturduğu düzenli olarak kamuoyuna açıklanmalıdır.
İş sağlığı ve güvenliği denetimleri yalnızca yapılan teftiş sayılarıyla değil, önlenen kazalar ve giderilen risklerle değerlendirilmelidir. Sayıştay'ın tespit ettiği eksikliklerin giderilip giderilmediği de Meclis tarafından izlenmelidir.
Bunun yanında BAĞ-KUR prim gün sayısı ve memur emeklilerinin seyyanen artış beklentileri gibi yıllardır çözülemeyen meseleler için takvime bağlanmış bir reform programı hazırlanmalıdır.
Devletin büyüklüğü bütçesinde değil, vatandaşına sağladığı güvencededir
3 Kasım 2026 tarihli komisyon tutanağından çıkarılması gereken en önemli ders şudur: Bütçenin büyümesi tek başına başarı değildir. Başarı, büyüyen bütçenin vatandaşın hayatında neyi değiştirdiğidir.
Emekli geçinemiyorsa, çalışan yoksulluktan kurtulamıyorsa, işsiz fondan yararlanamıyorsa ve işçiler çalışırken hayatını kaybetmeye devam ediyorsa ortada sorgulanması gereken ciddi bir kamu yönetimi sorunu vardır.
Sosyal devlet, vatandaşından prim ve vergi tahsil ederken güçlü, vatandaşına hakkını verirken çaresiz görünemez. Çünkü mesele bütçede kaç trilyon lira bulunduğu değil, o trilyonların kimin hayatını iyileştirdiğidir.
Emekliye hak ettiğini vermek bir lütuf, işçiyi korumak bir tercih, işsizi güvenceye almak bir iyilik değildir. Bunların tamamı sosyal devletin asli sorumluluğudur.




