Bir bürokratın kariyerini yalnızca bulunduğu makamlarla değerlendirmek çoğu zaman yeterli değildir. Asıl bakılması gereken, hangi dönemde, hangi siyasi-idari yapı içerisinde, kimlerin görev alanına giren makamlara ve hangi sıra içerisinde getirildiğidir.
Osman Arıkan Nacar’ın kamu kariyerine bakıldığında, Mehmet Müezzinoğlu’nun Sağlık Bakanlığı ve daha sonra Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yaptığı dönemlerle kesişen dikkat çekici bir görev silsilesi görülüyor.
Bu tablo tek başına bir “usulsüz atama” veya “siyasi kayırma” kanıtı değildir. Ancak kamu yönetiminde liyakat, şeffaflık ve atama süreçleri tartışılacaksa, bu kariyer çizgisinin bütün olarak incelenmesi gerekir.
Sağlık Bakanlığı döneminde yükselen kariyer
Osman Arıkan Nacar, tıp eğitiminin ve beyin cerrahisi uzmanlığının ardından Sağlık Bakanlığı bürokrasisine geçti. 2012-2014 yılları arasında Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu'nda Tıbbi Cihaz Kayıt ve Koordinasyon Daire Başkanlığı görevinde bulundu. Ardından 23 Mayıs 2014 tarihinde Sağlık Bakanlığı Acil Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Daha sonra Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Başkanlığı görevini üstlendi.
Buradaki kritik nokta şudur:
Mehmet Müezzinoğlu, 2013-2016 yılları arasında Sağlık Bakanıydı.
Dolayısıyla Nacar'ın Acil Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve TİTCK Başkanlığı dönemleri, Müezzinoğlu'nun Sağlık Bakanlığı döneminin önemli bir bölümüne denk geliyor.
Nitekim 25 Eylül 2014 tarihinde Türk Tabipleri Birliği heyetinin Müezzinoğlu ile yaptığı görüşmede, Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Eyüp Gümüş ile birlikte Acil Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Osman Arıkan Nacar'ın da toplantıda bulunduğu kayıtlara geçmiş durumda.
2016 yılında ise Nacar'ın TİTCK Başkanı olarak Müezzinoğlu ile birlikte çok sayıda resmi toplantı ve sektörel etkinlikte yer aldığı görülüyor. Türk Eczacıları Birliği'nin 19 Nisan 2016 tarihli kaydında, Müezzinoğlu'nun başkanlığındaki toplantıya TİTCK Başkanı Osman Arıkan Nacar'ın da katıldığı açıkça belirtiliyor.
Yani ortada yalnızca aynı bakanlıkta bulunmuş iki isim yoktur.
Bir tarafta Bakan, diğer tarafta Bakanlığın kritik kurumlarından birinin başkanı olarak aynı idari yapı içerisinde birlikte çalışan iki üst düzey kamu yöneticisi vardır.
Asıl dikkat çekici kırılma: Bakan değişiyor, görev ilişkisi devam ediyor
Fakat Nacar-Müezzinoğlu ilişkisini tartışmaya değer hale getiren asıl nokta bundan sonrasıdır.
Mehmet Müezzinoğlu 2016 yılında Sağlık Bakanlığı'ndan ayrılarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı görevine getirildi.
Nacar da aynı dönemde Sağlık Bakanlığı bürokrasisinden Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bürokrasisine geçti.
2017 yılı başında Osman Arıkan Nacar'ın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı görevine asaleten atandığı, öncesinde ise bu görevi vekâleten yürüttüğü döneme ilişkin haberler yayımlandı.
Bu görevlendirme önemlidir. Çünkü Nacar hakkında soruşturma olduğu için naklen geçiş süreci sancılı olmuştu. Soruşturmanın nasıl sonuçlandığını ise bilemiyoruz.
Nacar artık yalnızca Müezzinoğlu'nun daha önce Sağlık Bakanlığı'nda görev yaptığı dönemdeki üst düzey bürokratlarından biri değildir.
Müezzinoğlu'nun yeni bakanlığında da üst düzey yönetici konumundadır.
Nitekim 2017 yılında Bakanlık tarafından yürütülen “Çalışma Hayatında Milli Seferberlik” programı kapsamında Müezzinoğlu'nun kamuoyuna açıkladığı programın sahadaki çalışmalarında Nacar'ın Bakanlık heyetine başkanlık ettiği görülmektedir.
TİSK'in 2017 tarihli kayıtlarında da Müezzinoğlu ile Nacar'ın aynı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı organizasyonları içerisinde birlikte yer aldığı görülmektedir.
Dolayısıyla kronoloji kabaca şöyledir:
Sağlık Bakanlığı → Acil Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü → TİTCK Başkanlığı → Müezzinoğlu'nun Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı döneminde Müsteşar Yardımcılığı.
Bu kariyer çizgisi elbette hukuka aykırı değildir. Fakat şu soruyu sormak son derece meşrudur:
Bir bürokratın aynı siyasi dönemin iki farklı bakanlığında, aynı bakanın görev yaptığı dönemlerde kritik üst düzey görevlere gelmesinde hangi kriterler belirleyici olmuştur?
Mesele atamanın hukuka uygun olup olmamasından ibaret değil
Türkiye'de kamu görevlileri bakımından en önemli tartışmalardan biri liyakat meselesidir.
Bir atamanın yalnızca hukuken mümkün olması, o atamanın kamuoyundaki bütün meşruiyet tartışmalarını ortadan kaldırmaz.
Kamu yönetiminde esas olan;
“Bu kişi atanabilir miydi?” sorusundan önce, “Bu kişi neden tercih edildi, hangi objektif kriterlerle tercih edildi ve aynı göreve aday diğer kişiler neden tercih edilmedi?” sorularının cevaplanabilmesidir.
Nacar'ın kariyerinde özellikle dikkat çekici olan da budur.
Bir hekim ve akademisyen olarak mesleki geçmişi vardır. Beyin cerrahisi uzmanlığı, akademik çalışmaları ve kamu yönetimindeki deneyimi bulunmaktadır. Dolayısıyla kariyerinin tamamını yalnızca siyasi bağlantılarla açıklamak doğru değildir. Ancak aynı zamanda, üst düzey kamu görevlerinin birbirini takip etme biçimi ve Müezzinoğlu'nun görev yaptığı bakanlıklarla kesişen zamanlaması, liyakat ve atama mekanizmasının daha yakından incelenmesini gerektirmektedir.
Vekâleten atama, asaleten atama ve şeffaflık
Burada özellikle “vekâleten → asaleten” geçişlerinin de üzerinde durmak gerekir.
Nacar'ın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı görevine önce vekâleten getirildiği, daha sonra asaleten atamasının yapıldığına ilişkin dönemin haber kayıtları bulunmaktadır.
Vekâlet sistemi kamu yönetiminde olağan ve hukuken öngörülen bir yöntem olabilir. Ancak vekâleten görevlendirilen kişinin daha sonra aynı göreve asaleten atanması söz konusu olduğunda kamuoyunun sorması gereken soru açıktır:
Asaleten atama hangi objektif değerlendirme sonucunda yapılmıştır?
Kamu personel sisteminde sorun yalnızca “usule uygun atama yapılmış mı?” sorusuna indirgenmemelidir.
Şeffaf bir sistemde;
- görevin neden boşaldığı,
- vekâlet görevinin neden belirli kişiye verildiği,
- asaleten atamada hangi kriterlerin kullanıldığı,
- diğer adayların bulunup bulunmadığı,
- adayların hangi ölçütlerle değerlendirildiği
mümkün olduğunca ortaya konulmalıdır.
Çünkü şeffaf olmayan bir atama hukuken geçerli olsa bile kamu yönetimine duyulan güven bakımından tartışmalı hale gelebilir.
Bugünden geriye bakıldığında
Nacar'ın bugün yeniden kamuoyunun gündemine gelmesi, geçmişteki bürokratik kariyerinin de yeniden değerlendirilmesine neden oluyor. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bugün hakkında çeşitli iddiaların veya soruşturmaların gündeme gelmiş olması, geçmişteki bütün kamu görevlerinin otomatik olarak şaibeli olduğu anlamına gelmez. Nitekim güncel haberlerde Nacar'ın özel sektör faaliyetleri ve bazı finansal işlemlerle ilgili iddialar nedeniyle gündeme geldiği görülüyor; bunların hukuki sorumluluk bakımından kesinleşmiş gerçekler gibi sunulmaması gerekir.
Fakat tam da bu nedenle geçmiş kariyerin belgeler üzerinden incelenmesi önem kazanıyor. Çünkü kamuoyunun ihtiyacı kişiler hakkında peşin hüküm vermek değil; Hangi görevin hangi tarihte, hangi makam tarafından, hangi gerekçeyle verildiğini ortaya çıkarmaktır.
Asıl soru: Liyakat mi, yakınlık mı?
Türkiye'de yıllardır tartışılan temel sorunlardan biri budur.
Bir bürokratın yükselmesinde;
mesleki başarı mı,
yöneticilik kapasitesi mi,
siyasi güven mi,
kişisel ilişki ağı mı,
yoksa bunların belirli bir bileşimi mi etkili oluyor?
Nacar-Müezzinoğlu hattı bu sorunun somut bir örnek üzerinden tartışılması açısından dikkat çekicidir.
Eldeki belgeler, iki ismin aynı dönemlerde aynı kamu yönetimi yapısı içinde ve farklı bakanlıklarda birlikte çalıştığını gösteriyor. Nacar'ın Müezzinoğlu'nun Sağlık Bakanlığı döneminde üst düzey görevlerde bulunması ve daha sonra Müezzinoğlu'nun Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı döneminde bu bakanlığa müsteşar yardımcısı olarak atanması, kronolojik olarak açık biçimde görülebiliyor.
Ama bundan hareketle “atamalar siyasi kayırmayla yapılmıştır” sonucuna doğrudan ulaşmak mümkün değildir.
Bunun için atama kararlarının tamamı, kararname süreçleri, ilgili tarihlerdeki adaylar, kurum içi değerlendirmeler ve varsa atama gerekçelerinin incelenmesi gerekir.
İşte gerçek araştırma tam burada başlıyor.
Kamu yönetiminde hesap sorulması gereken yer
Artık Türkiye'nin ihtiyacı, “kim kimin adamı?” tartışması değildir.
İhtiyaç duyulan şey çok daha basittir:
Kim, hangi göreve, hangi kriterle atandı?
Eğer liyakat esas alınmışsa bunu gösteren belgeler ortaya konulmalıdır.
Eğer objektif bir değerlendirme yapılmışsa süreç açıklanmalıdır.
Eğer vekâleten atama yapılmışsa neden o kişinin seçildiği anlatılmalıdır.
Eğer aynı kişinin farklı bakanlıklar arasında yükselen bir kariyer çizgisi varsa, bu kariyerin hangi somut başarılar ve yetkinlikler üzerine kurulduğu gösterilmelidir. Çünkü devlet kadroları kişisel ilişkilerin değil, kamusal liyakat sisteminin ürünü olmalıdır.
Bugün Osman Arıkan Nacar ile Mehmet Müezzinoğlu arasındaki ilişkiyi değerlendirirken yapılması gereken de budur: Ne peşin suçlama ne de peşin aklama.
Belgeleri önümüze koymak.
Atama tarihlerini yan yana getirmek.
Kararname ve görevlendirme süreçlerini incelemek.
Kariyer basamaklarını kronolojik olarak çıkarmak.
Sonunda şu soruya cevap vermek: Bu kariyer, liyakatin doğal sonucu olarak mı yükseldi; yoksa siyasi-idari yakınlığın sağladığı bir avantaj mı söz konusu oldu?
Bu sorunun cevabı kişiler üzerinden değil, belgeler üzerinden verilmelidir. Çünkü devlet yönetiminde güveni sağlayan şey, atamanın yalnızca hukuka uygun olması değil; neden o kişinin seçildiğinin kamuoyu tarafından anlaşılabilir olmasıdır.
En önemli sorulardan birisi de Osman Arıkan Nacar hakkında soruşturma olup olmadığı ile soruşturmayı hangi bakanın açtığı ve sonucunun ne olduğudur.




