Bazı insanlar vardır…
Adı anıldığında sadece bir isim değil, bir yük, bir hatıra, bir sızı düşer insanın içine.
Zeki Sungur Kızılkaya işte öyle biriydi…
“Muhsin Başkan Beni Çağırdı…”
Hastalığı ilerlemişti. Uzun bir tedavi sürecinin içindeydi.
Ama o gün gelen telefon, sadece bir arama değildi… adeta bir vedanın habercisiydi.
“Babam seninle konuşmak istiyor” dedi evladı.
Telefonu açtım.
Sesi her zamanki gibi tanıdık… ama içinde başka bir şey vardı.
“Osmancım neredesin? Ben senin eve yakınım…”
“Hayırdır başkanım?” dedim.
“Muhsin Yazıcıoğlu başkanımı ziyarete geldim…”
Hamamönü’ndeydi… Kabrin başında.
Yanına gittim.
Bir baktım… Toprağın başında oturmuş.
Sessiz… derin… ve içli bir halde.
Sonra döndü bana:
“Osmancım… Muhsin başkan beni çağırdı…”
Anlamadım.
“Nasıl yani?” dedim.
“Rüyama girdi… ‘Neredesin, gel artık’ dedi…”
Bir an sustu…
Sonra gözlerimin içine bakarak:
“Ben geldim… ama galiba o beni yanında istiyor…”
İçim parçalandı.
“Başkanım, deli deli konuşma. Muhsin başkan senin gibi yiğitlerin yaşamasını ister. Daha gençsin… bırakma kendini…”
Ama o çoktan kabullenmişti.
“Yok Osman… çağırdı… bana yol göründü…”
Sözünün üzerinden sadece bir ay geçmişti.
Hastaneye yatışı verildi.
Etlik Şehir Hastanesi koridorları… umutla bekleyen gözler… dualar…
Ama bazen insanın kaderi, kalbinin taşıdığı yükten ağır oluyor.
Yoğun bakım…
Ve ardından… sessizlik…
Rahmet-i Rahman’a kavuştu.
Bazıları hastalıktan ölmez…
Bazıları gördüğünü kaldıramaz…
Hatırlıyor musunuz?
Eskişehir Orman Yangını…
O gece…
Biz sendikanın önünde bekliyorduk.
Genel Başkanımız Settar Aslan ve yönetimi Eskişehir’deydi.
Bir umut… bir güzel haber…
Zeki başkan yanımdaydı.
Yerinde duramıyordu.
“Osman… içim içimi yiyor…” diyordu.
Gazeteciler arıyor…
Sahadan bilgi bekliyoruz…
Ve o telefon geldi…
“10 kardeşimizi kaybettik…”
O an…
Zeki başkanın yüzü bembeyaz oldu.
“Eyvah… eyvah… eyvah…” diyerek yere yığıldı.
Kolonya getirdik… su getirdik…
Ama o başka bir yerdeydi artık…
“Bizim çocuklarımız öldü…” diyordu…
“Çocuklar babasız kaldı…”
Sadece bunu tekrar etti… saatlerce…
Kimse teselli edemedi.
Çünkü o, bir sendikacı gibi değil… bir baba gibi yanıyordu.
“Başkanım hastaneye gidelim” dediğimizde ise:
“Bizim çocuklar yandı… sen hastane diyorsun…” dedi.
İşte o gece…
Onun kalbi kırıldı.
Ve bir daha hiç tamir olmadı.
Ertesi sabah hastaneye kaldırıldı.
Ve o gün…
Öz Orman İş Sendikası bayraklarını indirdi.
Çünkü biz bir sendika değildik…
Biz bir aileydik.
Settar başkanın dediği gibi:
“Biz büyük bir aileyiz…”
Ve o gece… bir evlat kaybettik.
Bu teşkilat… sadece hak aramadı.
Yarayı sardı.
Yanan evleri onardı…
Eşyasız kalanlara eşya aldı…
Ama hiçbir zaman reklam yapmadı.
“Bu işler reklam için olmaz” derdi Settar başkan.
“Yarın biri çıkar ‘sendika aldı’ derse… o babaların gururu incinmez mi?”
İşte bu ince düşüncenin içinde büyüdü Zeki başkan…
İnsan gibi insan…
Yürekli… sessiz… derin…
Cenazesi Gölbaşı’nda kaldırıldı.
Kalabalık büyüktü…
Ama herkesin içinde aynı boşluk vardı.
Mustafa Destici geldi…
Sadece katılmak için değil…
Yol arkadaşını son yolculuğuna uğurlamak için…
Kendi elleriyle yıkadı…
Toprağa verdi…
Ve başında Kur’an okudu…
Çünkü bazı dostluklar sözle değil… son görevle ölçülür.
Birçok kişi sordu:
“Başkanın hastalığı mı vardı?”
Vardı…
Ama doktorların koyduğu bir teşhis değildi bu…
Onun hastalığı…
Yüreğinin fazla büyük olmasıydı.
O, başkalarının acısını kendi kalbinde taşıdı.
O yüzden yoruldu…
O yüzden yıkıldı…
Ve o yüzden erken gitti.
Kadrolar alındığında sabaha kadar sevinçten eve gitmeyen insanlar vardı…
“Artık çocuklarımız işten çıkarılma korkusu yaşamayacak” diyenler…
O mücadelede…
O görünmeyen cephede…
Bir isim vardı:
Zeki Sungur Kızılkaya
O… bu teşkilatın sessiz kahramanlarından biriydi.
Belki resmi kayıtlarda “şehit” yazmayacak…
Ama biz biliyoruz…
O, bu davanın yüreğinde şehit düştü.
Bazı insanlar ölmez…
Bazı insanlar içimizde yaşamaya devam eder.
Zeki başkan…
Sen artık bir hatıra değil…
Bir emanetsin.