Türkiye’de engelli bireylerin kamu hizmetine katılımı son yıllarda önemli ölçüde arttı. Bu, sosyal devlet ve fırsat eşitliği bakımından küçümsenmeyecek bir gelişme. Ancak artık tartışmanın yalnızca “kaç engelli memur atandı?” sorusu üzerinden yürütülmesi yeterli değil. Asıl üzerinde durulması gereken konu, atanan engelli memurun eğitimine, mesleğine ve engel durumuna uygun bir görevde çalışıp çalışmadığı; görevde yükselme imkânına sahip olup olmadığı ve çalışma ortamının gerçekten erişilebilir olup olmadığıdır.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 53. maddesi, kamu kurum ve kuruluşlarına toplam dolu kadrolarının yüzde 3’ü oranında engelli personel çalıştırma yükümlülüğü getiriyor. Engelli bireylerin kamuya alınması ise merkezi olarak gerçekleştirilen Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı (EKPSS) ve kura sistemi üzerinden yürütülüyor.

Sistemin sayısal açıdan önemli bir mesafe aldığı açık. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının açıkladığı verilere göre, 2002 yılında 5 bin 777 olan engelli kamu çalışanı sayısı 2025 yılı sonu itibarıyla 82 bin 626’ya ulaştı. 2026 yılı başında da 1.573 engelli vatandaş için yeni kamu kadrosu açıldı.

Bu rakamlar önemlidir.

Ancak engelli istihdamında gerçek başarı yalnızca kadro sayısıyla ölçülemez.

Engelli bireyi kamu binasının kapısından içeri sokmak istihdamdır; onu yeteneğine uygun görevde, erişilebilir ortamda ve kariyer imkânları açık biçimde çalıştırmak ise gerçek anlamda eşitliktir.

Atama yapılıyor, peki doğru işe mi?

Engelli kamu çalışanlarının yaşadığı temel sorunlardan biri, kişinin eğitim ve mesleki yeterliliği ile kendisine verilen görev arasındaki uyumsuzluktur.

Üniversite mezunu, belirli bir alanda uzmanlaşmış veya yüksek lisans yapmış bir engelli memurun yalnızca engelli olduğu gerekçesiyle rutin, yardımcı veya mesleki niteliği düşük işlere yönlendirilmesi zaman zaman karşımıza çıkan bir anlayıştır.

Buradaki problem çoğu zaman mevzuattan değil, yöneticinin engelli çalışana bakışından kaynaklanmaktadır.

Yönetici bazen iyi niyetle; “Bu arkadaşımız zorlanmasın.” diyerek engelli personeli sorumluluk gerektiren işlerden uzak tutmaktadır.

Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik etrafındaki sorular büyüyor
Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik etrafındaki sorular büyüyor
İçeriği Görüntüle

İlk bakışta koruyucu görünen bu yaklaşım aslında başka bir ayrımcılık biçimine dönüşebilir. Çünkü çalışan zor görevlerden uzak tutulduğunda deneyim kazanamaz. Deneyim kazanamayınca performans gösteremez. Performans gösteremediğinde de yönetici kadrolarına aday gösterilmez.

Sonuçta “koruma” amacıyla başlayan süreç, engelli çalışan için görünmez bir kariyer tavanı oluşturabilir.

Engelli memurun ihtiyacı sorumluluktan uzak tutulmak değil, sorumluluğunu yerine getirebilmesi için gerekli koşulların oluşturulmasıdır.

Engelli memur için asıl engel bazen bina değil, zihniyettir

Engellilik konusu gündeme geldiğinde ilk akla gelen genellikle rampa, asansör veya engelli tuvaleti oluyor. Bunların hepsi önemlidir. Ancak erişilebilirlik bundan çok daha geniş bir kavramdır. Görme engelli memurun kullandığı kurum yazılımı ekran okuyucuyla uyumlu değilse bina girişinde rampa bulunmasının tek başına anlamı yoktur.

İşitme engelli çalışanın toplantıya katılması sağlanıyor fakat toplantının iletişim düzeni kendisine uygun hâle getirilmiyorsa fiziksel olarak odada bulunması gerçek anlamda katılım değildir.

Ortopedik engelli personelin odasına ulaşabilmesi mümkün olsa bile arşiv, toplantı salonu veya ortak kullanım alanlarına ulaşamaması çalışma hakkını sınırlar.

Aynı şekilde kişinin engel durumuna uygun bilgisayar, yazılım, klavye, ekran büyütme sistemi veya diğer yardımcı araçların zamanında sağlanmaması da çalışma hayatında ciddi sorunlara yol açabilir.

Devlet Memurları Kanunu’nun 53. maddesi kapsamındaki düzenleme, engelli personelin görevini yürütmesinde ihtiyaç duyduğu yardımcı araç ve gereçlerin sağlanmasını da sistemin bir parçası olarak görüyor.

Yani mesele engelli memura bir masa vermek değil; o masada diğer çalışanlarla eşit biçimde üretmesini mümkün kılmaktır.

Ulaşım hâlâ ciddi bir problem

Engelli kamu çalışanının çalışma hayatı kurumun kapısında başlamıyor. Evinden çıktığı anda başlıyor.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından geçmişte 26 ilde 2 bin 908 engelli memur, 2 bin 244 çalışma arkadaşı ve bin 738 yöneticiyle gerçekleştirilen kapsamlı araştırmada, engelli memurların yaklaşık dörtte birinin iş yerine ulaşım konusunda sorun yaşadığı tespit edilmişti. Aynı araştırma, bazı çalışma ortamlarının fiziksel koşullarının uygun olmadığını ve engelli memurların önemli bir bölümünün görevde yükselebileceğine inanmadığını da ortaya koymuştu. Araştırma eski tarihli olmakla birlikte, sorunların niteliğini göstermesi bakımından hâlâ dikkate değer.

Bu nedenle engelli çalışanlar açısından esnek mesai, uygun şartlarda uzaktan çalışma ve ulaşım koşullarının engel durumuna göre düzenlenmesi bir ayrıcalık olarak değerlendirilmemelidir. Burada önemli olan memurun görevini yapıp yapmadığıdır.

Teknolojinin kamu hizmetlerinin önemli bölümünü bilgisayar başından yürütülebilir hâle getirdiği bir çağda, engelli bir çalışanı yalnızca fiziksel olarak her gün aynı binada bulundurmayı kamu hizmetinin vazgeçilmez şartı saymak birçok görev açısından yeniden düşünülmelidir.

EKPSS önemli ama tek başına yeterli değil

EKPSS, engelli bireylerin kamuya girişinde önemli bir dönüşüm yarattı. Bakanlığın 2025 tarihli kapsayıcı eğitim raporuna göre, Mart 2025 itibarıyla kamuda çalışan 73 bin 800 engelli memurun 46 bin 532’si, 2012’den itibaren yapılan merkezi EKPSS yerleştirmeleri yoluyla kamuya atanmıştı.

2026 EKPSS de 19 Nisan 2026 tarihinde gerçekleştirildi. Merkezi sınav sistemi, işe girişte kişisel ilişki ve kurum bazlı farklı uygulamaları azaltması bakımından önemli. Fakat sınavı kazanmak sorunun yalnızca ilk aşamasını çözüyor. Asıl problem atamadan sonra başlıyor.

Engelli memur hangi kadroya atanacak?

Eğitimiyle uyumlu bir görev verilecek mi?

Engel durumu göz önüne alınacak mı?

Amiri engelli personelin çalışma koşulları hakkında yeterli bilgiye sahip mi?

Görevde yükselme sınavlarına ve yönetim kadrolarına diğer çalışanlarla gerçekten eşit biçimde erişebilecek mi?

İstihdam politikasının ikinci aşamasında artık bu sorulara cevap verilmesi gerekiyor.

“Engelli kadrosu” anlayışından “nitelikli kamu çalışanı” anlayışına geçmek gerekiyor

Belki de yapılması gereken en önemli zihniyet değişikliği burada.

Kurum içerisinde çalışan kişi sürekli olarak “engelli memur” şeklinde tanımlandığında, çalışanın mesleki kimliği geri plana düşebiliyor. Oysa o kişi mühendis olabilir. Avukat olabilir. Öğretmen olabilir. Bilgisayar programcısı, psikolog, maliyeci veya uzman olabilir.

Engellilik kişinin özelliklerinden biridir; mesleğinin önüne geçirilmemelidir.

Kamu yönetiminin temel yaklaşımı da buna göre değişmelidir.

Bir personelin hangi işi yapamayacağından önce hangi işi en iyi şekilde yapabileceğine bakılmalıdır.

Bu nedenle engelli kamu istihdamında önümüzdeki dönemin temel hedefleri şu dört alanda yoğunlaşmalıdır:

1- Engelli kontenjanlarının eksiksiz doldurulması,

2- Eğitim ve mesleğe uygun görev verilmesi,

3- Fiziksel ve dijital erişilebilirliğin sağlanması,

4- Görevde yükselme süreçlerinde fiilî fırsat eşitliğinin güvence altına alınması.

Yöneticilerin eğitimi en az çalışanların eğitimi kadar önemli

Engelli memurun çalışma hayatındaki deneyimini çoğu zaman kanunlardan çok doğrudan amiri belirliyor. İyi bir yönetici çalışanın engelini değil yeteneğini görür. Kötü bir yönetici ise iki uçtan birine savrulur.

Ya engelli personelden diğer çalışanlardan beklenmeyen şeyleri isteyerek engel durumunu tamamen görmezden gelir ya da tam tersine çalışana hiçbir sorumluluk vermeyerek onu kurum içerisinde etkisiz hâle getirir.

İki yaklaşım da yanlıştır.

Doğru yaklaşım, makul düzenleme + eşit sorumluluk anlayışıdır.

Engelli personelin görevi yapabilmesi için ihtiyaç duyduğu teknik ve fiziksel düzenleme yapılmalı; bundan sonra çalışan mesleki yeterliliği üzerinden değerlendirilmelidir.

Artık başarı ölçüsü değişmeli

Türkiye, engelli kamu çalışanı sayısının artırılması konusunda önemli bir mesafe aldı. 5 bin 777 kişiden 82 bin 626 kişiye ulaşılması bunun açık göstergesidir. Ancak bundan sonraki aşama daha zor. Çünkü sayı artırmak merkezi bir kararla mümkündür.

Kurum kültürünü değiştirmek ise çok daha uzun bir süreçtir.

Bundan sonra yalnızca “kaç engelli memur atadık?” sorusunu sormamalıyız.

Şunları da sormalıyız:

Atananların kaçı eğitimine uygun görevde çalışıyor?

Kaçı yönetici olabiliyor?

Kaç kurumun dijital sistemi tam erişilebilir?

Kaç engelli çalışan yardımcı teknolojisine zamanında ulaşabiliyor?

Kaçı işe gidip gelirken erişim sorunu yaşamıyor?

Ve belki de en önemlisi: Engelli bir çalışan kurum içerisinde kendisini gerçekten diğer çalışanlarla eşit hissediyor mu?

Bu sorulara olumlu cevap verebildiğimiz gün engelli istihdamında yalnızca rakamları değil, sistemi de değiştirmiş olacağız. Çünkü sosyal devletin görevi engelli vatandaş için yalnızca bir kadro açmak değildir.

O kadronun içerisinde yeteneğini gösterebileceği, yükselebileceği ve insan onuruna uygun biçimde çalışabileceği bir kamu düzeni kurmaktır.