Mesele sadece para kaybetmek değil, sorumluluğun nerede başladığını tartışmaktır. Siyasette bazı hadiseler vardır ki tek başına ekonomik büyüklükleriyle değil, ortaya çıkardıkları sorumluluk sorularıyla önem kazanır.

Nihat Zeybekci’nin fon krizine ilişkin açıklamaları da böyle değerlendirilmelidir.

Zeybekci bugün AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Ekonomi İşleri Başkanı olarak görev yapıyor. Partinin resmî internet sitesinde de kendisi bu unvanla yer alıyor. Daha önce Ekonomi Bakanlığı görevinde bulunmuş olması ise açıklamalarının sıradan bir yatırımcının açıklamalarından farklı bir kamuoyu etkisi yaratmasına yol açıyor.

Zeybekci, ortağı olduğu dört şirketin Tera Portföy’ün TP2 fonuna yatırım yaptığını, fon tasfiye sürecine girince paralarının sistemde kaldığını açıkladı ve kendisini yüz binlerce mağdurdan biri olarak tanımladı. Sözcü’nün haberinde şirketlerin fondaki tutarının yaklaşık 250 milyon TL olduğu ileri sürüldü; bu rakam Zeybekci’nin doğrudan açıkladığı resmî bir tutardan ziyade basına yansıyan bir bilgidir.

Ancak meselenin asıl düşündürücü tarafı para miktarı değil. Asıl mesele şu sorudur: Bir siyasi partinin ekonomi politikalarının oluşturulmasında en üst düzeyde görev alan bir isim, kendi şirketlerinin dahi maruz kaldığını söylediği bir finansal denetim probleminden söz ediyorsa, bundan nasıl bir kurumsal sonuç çıkarılmalıdır?

Bu soruyu kişisel polemiğe dönüştürmeden tartışmak gerekiyor.

DDK, fon işlemlerine ilişkin inceleme başlattı
DDK, fon işlemlerine ilişkin inceleme başlattı
İçeriği Görüntüle

Çünkü burada üç ayrı mesele birbirine karışıyor: yatırımcının sorumluluğu, şirket yönetiminin sorumluluğu ve kamu otoritesinin denetim sorumluluğu.

“Haberim yoktu” demek meseleyi küçültüyor mu, büyütüyor mu?

Zeybekci’nin açıklamalarının en dikkat çekici bölümlerinden biri, şirketlerinin son dönemde yaptığı fon yatırımlarından haberdar olmadığını söylemesiydi.

Aktarılan ifadesinde bunun bir mazeret olmadığını da kabul ederek, “Bilgim olması gerekiyordu” dediği; haberi olsaydı yatırıma izin vermeyeceğini söylediği bildirildi. Gerekçe olarak da fonlarla ilgili daha önce bazı uyarılar bulunduğunu ifade etti.

Aslında tartışmanın düğüm noktası tam burasıdır.

Bir şirket ortağının günlük nakit yönetiminin bütün ayrıntılarını bilmek zorunda olup olmadığı ayrı bir meseledir. Büyük şirketlerde finansal işlemlerin profesyonel yöneticiler tarafından yürütülmesi son derece olağandır.

Fakat burada kamuoyunun sorması muhtemel daha zor bir soru bulunuyor:

Eğer söz konusu finansal ürünle ilgili uyarılar biliniyorsa, şirketlerin risk yönetim sistemi bu uyarıları neden yatırım kararına yansıtamadı?

Bu soru Zeybekci’ye özgü değildir.

Türkiye’de önemli miktarda nakit yöneten bütün şirketler için geçerlidir.

Bir şirketin finans departmanı yalnızca “nerede daha fazla getiri elde edilir?” sorusunu sormamalıdır. Aynı zamanda;

“Bu ürünün yapısı nedir?”,
“Portföy hangi varlıklardan oluşmaktadır?”,
“Likidite riski nedir?”,
“Düzenleyici kurumların uyarıları bulunmakta mıdır?”,
“Fonun olağan dışı işlemlere maruz kalması hâlinde çıkış imkânımız nedir?”

sorularını da sormalıdır.

Buna kurumsal risk yönetimi denir.

Bu nedenle olayın önemli taraflarından biri “Zeybekci biliyor muydu?” sorusundan daha geniştir:

Bu büyüklükteki şirketlerde yatırım kararlarının nasıl denetlendiği meselesidir.

Asıl ağır soru: “Devletin ihmali var” sözü

Zeybekci’nin ilk açıklamalarında yer alan en önemli ifade ise kuşkusuz denetimle ilgiliydi.

Basına yansıyan açıklamasında, devletin bu işlemleri izleyebilecek ve müdahale edebilecek imkânlara sahip olduğunu belirterek “Maalesef devletin ihmali var” dediği aktarıldı.

Daha sonra Zeybekci bu ifadeye açıklık getirdi.

“Devlet görevini ihmal etmez” diyerek, ihmal söz konusuysa bunun kuralları uygulamakla görevli kurumlar ve sorumlular bakımından değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Bu düzeltme önemlidir.

Ancak tartışmayı ortadan kaldırmıyor.

Tam tersine daha doğru bir noktaya taşıyor:

Hangi kurum?
Hangi sorumlu?
Hangi denetim mekanizması?
Hangi tarihten itibaren hangi risk biliniyordu?
Risk biliniyorsa müdahale neden zamanında gerçekleşmedi?

Çünkü modern devlette “devlet” soyut bir kavram olarak işlem yapmaz.

Yetkiler kurumlara dağıtılır.

Görevler tanımlanır.

Yöneticiler atanır.

Denetim sistemleri kurulur.

Veriler toplanır.

Riskler izlenir.

Dolayısıyla gerçekten bir ihmal bulunuyorsa, tartışılması gereken şey “devlet suçlu mu değil mi?” gibi soyut bir soru değil; Kurumsal sorumluluk zincirinin nerede koptuğudur.

Denetleyen kim, hesap veren kim?

Sermaye piyasalarının en temel sermayesi paradoksal biçimde para değil güvendir.

Vatandaş bir yatırım fonuna para yatırırken her işlemi tek tek inceleyemez.

Portföyün içerisindeki bütün varlıkları denetlemesi mümkün değildir.

Fon yöneticisinin bütün hareketlerini takip edemez.

Bu nedenle sistem üç ayak üzerinde durur:

Yatırımcı sorumluluğu, profesyonel yönetici sorumluluğu ve kamu denetimi.

Bunlardan herhangi biri çökerse sistemin tamamı zarar görür.

Dolayısıyla yüz binlerce yatırımcıyı ilgilendiren bir olayda yapılması gereken yalnızca mağdurların zararının konuşulması değildir.

Şu soruların da cevaplandırılması gerekir:

- Fonların yatırım stratejileri ilan edilen çerçeveyle uyumlu muydu?

- Riskli işlemler ne zaman başladı?

- Düzenleyici kurumların elinde hangi tarihte hangi veriler vardı?

- Olağan dışı hareketlere ilişkin erken uyarı mekanizmaları çalıştı mı?

- Çalıştıysa hangi işlemler yapıldı?

- Çalışmadıysa neden çalışmadı?

Bunların cevabı kişisel tartışmalardan çok daha değerlidir. Çünkü cevap bulunmazsa aynı sorun başka bir fonun adı altında yeniden ortaya çıkabilir.

“455 bin kişiden biriyim” sözü neden dikkat çekti?

Zeybekci kendisini mağdur yatırımcılar arasında tanımladı.

Bu hukuken veya ekonomik olarak mümkün olabilir. Bir kişinin siyasi görevinin bulunması yatırımcı sıfatını ortadan kaldırmaz. Ancak kamuoyundaki algı bakımından mesele bundan ibaret değildir. Çünkü aynı ekonomik olay farklı kişiler üzerinde çok farklı sonuçlar doğurabilir.

Bir vatandaş için fonda kalan 100 bin veya 500 bin lira; Ev parası, emeklilik birikimi, çocuğunun eğitim gideri veya işletmesinin sermayesi olabilir.

Büyük bir şirket açısından ise tutar çok daha yüksek olsa bile şirketin toplam bilançosu içindeki etkisi farklı olabilir.

Bu nedenle mağduriyetleri yalnız rakam üzerinden karşılaştırmak yanıltıcıdır.

Asıl ölçü zararın kişinin veya şirketin ekonomik kapasitesine oranıdır.

Fakat siyasi sorumluluk açısından başka bir fark daha vardır.

Sıradan vatandaş sistemin kurallarını belirlemez.

Düzenleyici kurumların yöneticilerini belirleyen siyasi süreçlerde doğrudan karar verici değildir.

Ekonomi politikalarının hazırlanmasında kurumsal görevi bulunmaz.

Üst düzey siyasi ve ekonomik görev taşıyan kişiler açısından ise kamuoyunun beklentisi doğal olarak daha yüksektir.

Bu, onların zarar göremeyeceği anlamına gelmez.

Ancak zarar gördüklerinde söyledikleri sözlerin daha büyük bir kurumsal anlam taşıdığı anlamına gelir.

Belki de olayın en önemli cümlesi “Bilgim olması gerekiyordu”

Tartışmanın üzerinde en fazla durulması gereken bölümü, Zeybekci’nin aktarılan şu yaklaşımıdır: “Bu mazeret değil… Bilgim olması gerekiyordu.” Çünkü bu cümle yalnızca kişisel yatırım hikâyesini değil, yönetim anlayışının özünü anlatıyor.

Sorumluluk makamının en temel özelliği şudur:

Her işi sizin yapmanız gerekmez.

Ama sizin sorumluluğunuzdaki sistemin nasıl çalıştığını bilmeniz gerekir.

Bir bakan her evrakı hazırlamaz.

Bir genel müdür bütün ödemeleri yapmaz.

Bir şirket sahibi bütün banka transferlerini gerçekleştirmez.

Bir yönetim kurulu başkanı her sözleşmeyi yazmaz.

Fakat yönetimin anlamı zaten burada ortaya çıkar: İşi yapmakla sistemi yönetmek aynı şey değildir.

İyi yönetici her işlemi kendisi yapan kişi değildir.

Risk ortaya çıkmadan önce o riski görebilecek mekanizmayı kuran kişidir.

Eğer gerçekten kurumsal ihmal varsa daha büyük bir mesele vardır

Zeybekci’nin sözleri doğru okunursa hadise yalnızca kişisel mağduriyet tartışmasından çıkar. Çünkü eğer ilgili kurumların; İşlemleri izleme, olağan dışı hareketleri tespit etme veya gerektiğinde müdahale etme imkânı bulunduğu hâlde müdahale zamanında gerçekleşmediyse, burada üzerinde durulması gereken konu kişilerin kimliği değil denetim sisteminin performansıdır.

Bu durumda sorulması gereken: “Zeybekci neden zarar etti?” sorusu değil; “Bu kadar yatırımcı nasıl aynı riskin içine girdi?” sorusudur.

Daha önemlisi: “Bir daha yaşanmaması için ne değişecek?”

Başka bir soru ise Zeybekci'nin siyasi riski görüp Fatma Betül Sayan Kaya gibi bir yola başvurmayı düşünmemesi de olabilir. Çünkü Kaya, parasını fondan çok farklı yollarla almıştır. Bu farklı yollardan dolayı da çok kötü bir duruma düşmüştür.

İş adamı olan Zeybekci'nin 250 milyon TL tutarındaki parasını getirisi ile birlikte normal yollardan fondan çekememiş olması da başka bir noktadır. Yoksa Kayanın haberi olup da Zeybekci'nin haberinin olmaması biraz şüpheli görünüyor. Anlaşıldığı kadarıyla Zeybekci bu riske girmemiş.

Eğer bu soruların cevabı yoksa soruşturmalar kişilerle sınırlı kalır ama sistem aynen devam eder.

Oysa gerçek kurumsal ders kişilerden değil, mekanizmalardan çıkarılır.

Siyasi sorumluluk ile hukuki sorumluluk aynı şey değildir

Burada önemli bir ayrımı da yapmak gerekir.

Bir düzenleyici kurumun hukuken sorumlu olup olmadığı başka bir meseledir.

Bir kişinin suç işleyip işlemediği başka bir meseledir.

Bir siyasi kadronun yaşananlardan dolayı siyasi veya idari sorumluluk taşıyıp taşımadığı ise başka bir tartışmadır.

Bu üç alan birbirine karıştırılmamalıdır.

Hukuki sorumluluğun ortaya çıkması için somut görev, yetki, ihmal ve nedensellik bağı araştırılır.

Siyasi sorumluluk ise daha geniştir; kurumların neden zamanında çalışmadığı, mevzuatın yeterli olup olmadığı ve gerekli gözetimin sağlanıp sağlanmadığı üzerinden tartışılır.

Bu nedenle Zeybekci’nin açıklamalarının değeri belki de burada ortaya çıkmaktadır.

Ekonominin yönetiminde uzun yıllar görev üstlenmiş bir siyasetçinin, düzenleyici ve denetleyici mekanizmaların işleyişi hakkında soru işareti ortaya koyması, bu iddiaların kişisel tartışmanın ötesinde kurumsal olarak araştırılmasını gerektiren bir mesele olduğunu gösterir.

Ekonomi yönetiminde gerçek basiret krizden önce ortaya çıkar

Finans dünyasında kriz sonrasında risk görmek kolaydır.

Asıl mesele krizden önce görebilmektir.

Şirket yönetiminde de böyledir.

Kamu yönetiminde de.

Denetimde de.

Bu nedenle bu olaydan çıkarılabilecek en önemli ders belki şudur:

Basiret, zarar ortaya çıktıktan sonra sorumluyu göstermekten önce, zararın ortaya çıkmasını engelleyecek sistemi kurabilmektir.

Nihat Zeybekci’nin fon krizinde zarar gördüğünü açıklaması tek başına bir siyasi hüküm kurmak için yeterli değildir. Ancak mevcut görevi, eski Ekonomi Bakanlığı geçmişi ve özellikle denetim kurumlarına ilişkin söyledikleri nedeniyle bu olayın sıradan bir yatırımcı mağduriyeti olarak görülmesi de eksik kalır.

Ortada gerçekten yüz binlerce yatırımcıyı etkileyen bir sorun varsa tartışmanın merkezi isimler değil sistem olmalıdır.

Kim yatırım yaptı?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Bunlar araştırılacaktır.

Fakat daha önemli dört soru vardır:

Kim denetlemekle görevliydi?
Ne zaman haberdar oldu?
Ne yaptı?
Bir daha yaşanmaması için ne değiştirecek?

Çünkü ekonomi yönetiminde güven, yalnız kriz anında verilen güvencelerle kurulmaz.

Kriz çıkmadan önce çalışan kurumlarla kurulur. Belki de bu olayın en önemli tarafı budur:

Bir ekonomi yönetiminin başarısı, yöneticilerinin hiç zarar görmemesiyle değil; vatandaşın kim olduğuna bakılmaksızın aynı kuralların işlediği, risklerin zamanında görüldüğü ve denetimin kişilere göre değişmediği bir sistem kurabilmesiyle ölçülür.

Zeybekci bu açıklamalarla küçük ama çok önemli bir ipucu vermiştir.