Vatandaşın sofrasındaki büyük soru: Baronlar mı, serbest piyasa mı?

Abone Ol

Türkiye son yıllarda yalnızca ekonomik bir mücadele vermiyor. Aynı zamanda üretici ile tüketici arasına giren görünmez duvarlarla da mücadele ediyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki hükümetin son dönemde özellikle gıda sektörüne yönelik attığı adımların temelinde de bu mücadele yatıyor.

Beyaz et sektörüne yönelik gerçekleştirilen operasyonlar ve kayyum kararları yalnızca birkaç firmaya yönelik bir işlem olarak okunmamalıdır. Bu durum aslında yıllardır vatandaşın şikayet ettiği bir soruya devletin verdiği cevaptır: “Üretici kazanamıyorsa, vatandaş pahalıya alıyorsa aradaki para kime gidiyor?”

Bugün köyde süt üreten bir çiftçiye gidin. Çoğu zaman çiğ sütünü maliyet baskısı altında satmaya çalışıyor. Yem fiyatları artıyor, elektrik artıyor, mazot artıyor, işçilik artıyor. Buna rağmen üreticiden alınan bir litre sütün fiyatı ile market rafında karşımıza çıkan fiyat arasında uçurum bulunuyor. Üretici birkaç liralık fark için aylarca mücadele verirken şehirde yaşayan vatandaş aynı sütü 60-70 lira seviyelerinde görmek zorunda kalıyor.

Elbette süt fabrikaya ücretsiz gitmiyor. Ambalajı var, nakliyesi var, işçiliği var, vergisi var. Ancak vatandaşın sorguladığı nokta başka. Üretici memnun değil, tüketici memnun değilse bu zincirin hangi halkası aşırı kazanç elde ediyor?

Benzer tabloyu kırmızı ette görüyoruz. Besici zarar ettiğini söylüyor. Ahırını kapatan üreticilerin haberlerini sık sık okuyoruz. Buna rağmen kasap vitrinlerinde et fiyatları vatandaşın erişemeyeceği seviyelere çıkabiliyor. Eğer üretici zarar ediyor, vatandaş pahalıya tüketiyorsa aradaki sistemin yeniden sorgulanması gerekir.

Yıllardır konuşulan “hal baronları” meselesi de tam burada karşımıza çıkıyor. Tarladan çıkan domates, biber veya salatalık bazen birkaç kat fiyat farkıyla sofraya ulaşıyor. Çiftçi ürününü elden çıkarmaya çalışırken vatandaş pazarda ve markette yüksek fiyatlarla karşılaşıyor. Bu durum yalnızca arz-talep dengesiyle açıklanamayacak kadar büyük bir tartışmayı beraberinde getiriyor.

İşin daha ilginç tarafı ise marketler arasındaki fiyat farklılıklarıdır. Aynı marka, aynı gramaj, aynı üretim tarihine sahip bir ürünün bir markette 50 liraya satılırken başka bir markette 120 liraya kadar çıkabilmesi vatandaşın kafasında ciddi soru işaretleri oluşturuyor. Bir ürünün fiyatı yüzde on, yüzde yirmi farklı olabilir. Nakliye, kira ve işletme maliyetleri buna neden olabilir. Fakat bazı ürünlerde görülen yüzde yüzleri aşan fiyat farkları serbest piyasa tartışmasının ötesine geçiyor.

Serbest piyasa ekonomisi başıboşluk değildir. Serbest piyasa kuralların olduğu, rekabetin korunduğu, vatandaşın aldatılmadığı sistemdir. Eğer bir sektörde birkaç büyük oyuncu piyasayı yönlendirebilecek güce ulaşıyorsa devletin denetleyici rolünü daha güçlü kullanması gerekir. Bugün gelişmiş ülkelerin tamamında rekabet kurumları tam da bu nedenle vardır.

Son dönemde hükümetin attığı adımları bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Amaç üreticiyi cezalandırmak değildir. Amaç üreticiyi korurken tüketiciyi de ezdirmemektir. Çünkü üretim olmadan güçlü bir ekonomi kurulamaz. Ancak denetim olmadan da adil bir piyasa oluşturulamaz.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni aracılar, yeni baronlar veya yeni tekel yapılar değildir. Türkiye’nin ihtiyacı güçlü çiftçidir, güçlü besicidir, güçlü süt üreticisidir. Ürettiğinin karşılığını alan köylüdür. Ürettiğini değerinde satabilen çiftçidir. Aynı zamanda ay sonunu düşünmeden markete girebilen vatandaştır.

Bugün beyaz et sektöründe başlayan tartışmalar aslında çok daha büyük bir meselenin parçasıdır. Bu mesele soframızdaki ekmektir, sütümüzdür, etimizdir, meyvemizdir. Kısacası bu mesele doğrudan doğruya milletin geçim meselesidir.

Devletin görevi üreticiyi yaşatmak, tüketiciyi korumak ve piyasanın adalet içerisinde işlemesini sağlamaktır. Son dönemde atılan adımlar da göstermektedir ki hükümet artık sadece enflasyonla değil, enflasyonu beslediği düşünülen yapılarla da mücadele etmeye kararlıdır.

Çünkü mesele sadece fiyat değildir. Mesele alın terinin hakkını bulması, vatandaşın sofrasının korunması ve Türkiye’nin gıda güvenliğinin geleceğe güvenle taşınabilmesidir.