Bir uçağı satın alabilirsiniz. Bir helikopteri filoya katabilir, İHA’yı havaya kaldırabilir, yüzlerce arazözü garajdan çıkarabilirsiniz. Teknolojiyi yeniler, kuleleri güçlendirir, yapay zekayla risk haritaları hazırlarsınız.
Fakat alevlerin birkaç metre karşısında hortumu tutacak, o ateşin dilini bilen, rüzgar döndüğünde nereye kaçacağını, nerede karşı ateş hattı kurulacağını, hangi yamaca nasıl girileceğini tecrübesiyle okuyacak bir orman işçisini katalogdan sipariş edemezsiniz.
İşte bugün Yeşil Vatan meselesini konuşurken önce bu gerçeği kabul etmek zorundayız.
Çünkü günlerce evine gidemeyen, ailesinin yüzünü telefondan gören, sırtında onlarca kiloluk ekipmanla dağın başında uyuyan, bazen bir ekmek arasını öğün sayıp yeniden alevlerin içine dönen orman işçisinin verdiği mücadele ortadayken; “Piknik yapıyordum”, “kapımın önünü temizliyordum”, “anız yakıyordum”, “bir şey olmaz sandım” cümlelerinin artık mazeret olarak kabul edilebileceği bir yerde değiliz.
Elbette her yangın kasıt değildir. İhmal vardır, dikkatsizlik vardır, tedbirsizlik vardır. Fakat bunların hiçbirisi ortaya çıkan sonucu küçültmez. Tarım ve Orman Bakanlığının 2025 verilerine göre yangınların yüzde 91’i insan kaynaklıydı. Bir insanın bir anlık vurdumduymazlığı yüzlerce yıllık bir tabiat varlığını birkaç saat içinde yok edebiliyorsa artık “cahillik ettim” sözüyle geçiştirilecek bir meseleden söz etmiyoruz. Hele bir de ormanı bilerek ve isteyerek yakanlardan bahsediyorsak konu çok daha ağırdır.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 16 Ağustos 2026’da açıkladığı tablo da meselenin adli boyutunun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. 1 Haziran’dan bu yana 22 ilde adli işleme konu olan 64 orman yangınıyla ilgili 43 şüpheli tespit edildi; bunlardan 11’i tutuklandı, 18’i hakkında adli kontrol kararı verildi.
Bugünkü Orman Kanunu da kasten orman yakmayı son derece ağır bir suç olarak düzenliyor. 6831 sayılı Kanun’un 110’uncu maddesinde kasten orman yakan kişi için on yıldan az olmamak üzere hapis ve ayrıca ağır adli para cezası öngörülüyor.
Fakat yine de şu soruyu sormak zorundayız: Binlerce hektarı, içerisindeki milyonlarca canlıyı, toprağı, su rejimini, gelecek kuşakların orman varlığını bilerek yok eden bir fiilin yaptırımı yeterince caydırıcı mı?
Bir insan hayatına kastetmenin müebbet hapisle karşılık bulabildiği bir hukuk düzeninde, binlerce canlının yaşam alanını ve çocuklarımızın yarım asırlık geleceğini bilerek yakan bir kastın çok daha ağırlaştırılmış yaptırımlarla karşılaşmasının tartışılmasında hiçbir sakınca görmüyorum. Hukuki adı “vatana ihanet” olmayabilir; fakat Yeşil Vatan’ı bilerek ateşe vermenin toplum vicdanındaki karşılığının vatana ihanetten daha hafif görülmesini de beklememek gerekir.
Çünkü yanan yalnızca ağaç değildir.
2021’i hatırlayın. Türkiye tarihinin en ağır orman yangını dönemlerinden birini yaşadı. O yıl 2 bin 793 orman yangınında 139 bin 503 hektar orman alanı zarar gördü. Bu rakam, mevcut uzun dönem kayıtlarında 1945’ten sonraki en yüksek yıllık yanan orman alanlarından biridir.
Antalya’dan Muğla’ya, Marmaris’ten Manavgat’a kadar gökyüzünün renginin günlerce değiştiği o yazı unutmak mümkün mü?
Peki 2021’den sonra ne oldu?
2021’de 139 bin 503 hektar, 2022’de 12 bin 799 hektar, 2023’te 15 bin 520 hektar, 2024’te 27 bin 485 hektar, 2025’te ise 81 bin 473 hektar orman alanı yandı.
Yalnızca tamamlanmış 2021-2025 verilerini topladığımızda karşımıza 276 bin 780 hektarlık devasa bir alan çıkıyor.
2026 için 31 Temmuz itibarıyla açıklanan geçici verilerde buna 1.962 hektar daha ekleniyor. Ağustos yangınlarının nihai konsolide alan rakamı henüz tamamlanmadığı için bugünkü gerçek toplamın bundan daha yüksek olması mümkündür; fakat yalnızca elimizde kesinleşmiş ve açıklanmış veriler üzerinden bile 2021’den 31 Temmuz 2026’ya kadar en az 278 bin 742 hektar, yani yaklaşık 2 bin 787 kilometrekare orman alanından söz ediyoruz.
Biraz daha anlaşılır hale getirelim: Standart 105x68 metrelik bir futbol sahasını esas aldığınızda bu alan yaklaşık 390 bin futbol sahasına karşılık geliyor.
Üç yüz doksan bin futbol sahası…
Rakamı zihninizde büyütün. Bir ucundan diğer ucuna gözünüzün alamadığı bir coğrafyadan bahsediyoruz. Üstelik kayıp yalnızca hektarla ölçülemiyor. Orada yuvası yanan kuşu, kaçamayan kaplumbağayı, toprağın içerisindeki mikroorganizmayı, arıyı, böceği, mantarı, su havzasını, erozyon riskini, karbon tutma kapasitesini, orman köylüsünün geçim kaynağını, turizmi ve tarımı da aynı hesabın içerisine koymak zorundayız.
“Nasıl olsa yeniden fidan dikiliyor” diyenler de meselenin en kritik tarafını kaçırıyor. Evet, Anayasa’nın 169’uncu maddesinin yaklaşımı açıktır; yanan orman alanları yeniden ormanlaştırılır. Devlet ve orman işçileri de bunu yapıyor. Yangının üzerinden zaman geçmeden araziye giriliyor; doğal gençleştirme yapılacak sahalar belirleniyor, gereken yerler tohumlanıyor, fidan dikiliyor, erozyon tedbirleri uygulanıyor. Marmaris’te 2021 ve 2022 yangınlarında zarar gören alanlarda doğal gençleştirme ve ağaçlandırma çalışmalarının 2024’e kadar sürmüş olması bunun somut örneklerinden biridir.
Fakat fidan dikmekle orman geri gelmiş olmaz.
Akdeniz ormanlarında yangın sonrası ekolojik ardıllık üzerine yapılan çalışmalar, ilk birkaç yılın ancak öncü bitki örtüsünün yeniden oluştuğu dönem olduğunu; dördüncü yıldan yaklaşık yirminci yıllara uzanan sürecin ise hâlâ geçiş dönemi sayıldığını gösteriyor. Olgun bir orman yapısının, habitat çeşitliliğinin ve ekonomik değerinin yeniden ortaya çıkması onlarca yıl alabiliyor.
Öz Orman-İş Genel Başkanı Settar Aslan’ın yıllardır altını çizdiği “Bugün diktiğimiz bir fidanın ekonomiye gerçek anlamda katkı sağlaması için yaklaşık 50 yıl gerekiyor” sözü tam da burada anlam kazanıyor.
Peki O elli yıl kimin?
Bizim mi?
Büyük bölümünü görmeyeceğiz bile.
O elli yıl çocuklarımızın, torunlarımızın…
Öyleyse bir ormanı bilerek yakmak, yalnızca bugünün ağacını yakmak değildir; henüz dünyaya gelmemiş bir çocuğun geleceğinden çalmaktır. Buna göre ceza tartışmasının asıl ahlaki zemini de burada başlamalıdır.
Türkiye’nin ormancılık konusunda kurumsal hafızası küçümsenecek bir hafıza değildir. Orman Genel Müdürlüğü kendi kurumsal köklerini 1839’a kadar götürüyor. Yani 2026 itibarıyla yaklaşık 187 yıllık bir ormancılık geleneğinden söz ediyoruz. Bugünkü Genel Müdürlük yapısının hukuki kurumsallaşması ise 1937 tarihli 3204 sayılı Kanun’a dayanıyor. Böylesine köklü bir kurumun bugün uydu görüntüsünden insansız hava aracına, termal kameradan yapay zekâ destekli risk analizine kadar çağın teknolojisini kullanması elbette olması gereken şeydir.
Nitekim 2026 yangınla mücadele organizasyonunda açıklanan kapasite azımsanacak gibi değil: 28 uçak, 119 helikopter, 14 İHA, 1.930 arazöz, 2.751 ilk müdahale aracı ve 868 iş makinesi bulunuyor. Yapay zekâ destekli sistemlerle yedi gün sonrasına yönelik yangın risk haritaları hazırlanıyor. Bakanlık yangınla mücadele organizasyonundaki personel sayısının da 3 bin kişilik artışla 28 bine ulaştığını açıklıyor.
Burada tartışmayı doğru yere oturtmak gerekiyor.
Bakanlık “28 bin personelimiz var” derken yanlış bir rakam vermiyor. Fakat 28 bin kişinin tamamını, alevin karşısında hortum tutan orman işçisi gibi değerlendirmek de yanlış bir sonuca götürüyor.
O organizasyonun içerisinde şoför var, operatör var, muhafaza personeli var, farklı teknik görevlerde çalışanlar var. Settar Aslan’ın işaret ettiği nokta da tam olarak bu. Aslan’ın açıklamasına göre, doğrudan yangın hattında, tabiri caizse “hortumun başında” mücadele veren işçi sayısı yaklaşık 8-9 bin seviyesine kadar düşüyor. Asıl konuşmamız gereken sayı budur.
Çünkü 1.930 arazözünüz olabilir. Fakat arazözün direksiyonunda bir kişi, hortumun başında ve çevresinde yeterli ekip bulunmak zorundadır. İş makineleriniz varsa operatör ister. İlk müdahale araçları personel ister. Bir yangın bir gün değil beş gün sürüyorsa bu insanların dinlenmesi gerekir. İş sağlığı ve güvenliğini hiçe sayarak aynı kişiyi 20-30 saat alevlerin karşısında tutamazsınız.
İşte bu nedenle çift vardiya sistemi artık bir sendikal talep olmaktan çıkarılıp yangın yönetiminin operasyonel standardı olarak tartışılmalıdır.
Yangın söndürme yalnızca araç envanteri hesabı değildir; aynı zamanda bir insan gücü mühendisliğidir.
Bir arazözün tam kadroyla çalışması, ikinci vardiyasının bulunması, sürücünün ve ateş hattı personelinin birbirinden ayrılması, izin, hastalık, yaralanma ve uzun süreli operasyonlarda yedek ekibin bulunması hesaba katıldığında mevcut personel sayısının neden yetersiz kaldığı açıkça görülür. Bugün Öz Orman-İş’in “mevcut işçi kadar yeni işçi alınmalı” talebi bu nedenle yalnızca istihdam talebi değildir; doğrudan doğruya yangın güvenliği talebidir.
Settar Aslan ve Öz Orman-İş’in son yıllardaki mücadelesini de burada ayrı bir yere koymak gerekiyor. Çünkü bu sendika meseleyi yalnızca ücret ve toplu sözleşme sınırları içerisinde görmedi. Mevsimlik-geçici çalışanların kadro meselesinin çözülmesi, orman yangınlarıyla mücadelede hayatını kaybeden işçilere 2023’ten itibaren şehitlik statüsünün kazandırılması gibi başlıklarda uzun yıllar mücadele yürütüldü. Aslan bugün OGM’deki kadro sorununun büyük ölçüde çözüldüğünü, 11 ay 29 gün çalışan işçilerin emekliliklerle açılan sürekli işçi kadrolarına geçirildiğini ifade ediyor. Bu, küçümsenecek bir kazanım değildir.
Kendisine bu süreçlerle ilgili soru yöneltildiğinde verdiği cevap da manidardır. Aslan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a bugüne kadar Yeşil Vatan ve orman işçileri adına götürdükleri meselelerin sonuçsuz kalmadığını söylüyor; bunu da iletişim kanallarının açık tutulması ve getirilen talebin ülke menfaatine dayanmasıyla açıklıyor. Bunun sendikacılık açısından önemli bir tarafı var: Sadece sorun anlatmak değil, uygulanabilir çözüm üretmek ve o çözümü karar mekanizmasına ulaştırabilmek.
Bugün de ihtiyaç duyulan tam olarak budur.
Öz Orman-İş’in ortaya koyduğu model yalnızca yangın çıktıktan sonra “daha çok uçak gönderilsin” demekten ibaret değil. Sendika; yangınla mücadelede mevcut işçi sayısına ciddi takviye yapılmasını, çift vardiya sisteminin kurulmasını, yüksek riskli dönemlerde orman içerisinde ve giriş noktalarında devriye gezen orman güvenlik ekiplerinin oluşturulmasını, seyyar ekiplerle vatandaşın içerisinde önleyici bir güvenlik ağı kurulmasını savunuyor. Bunun yanında yol kenarları, enerji hatlarının çevresi, yerleşim orman ara yüzleri ve kurumaya yüz tutmuş otlakların yangın sezonundan önce temizlenmesi; belediyelerin de bu yakıt yükü yönetiminde sorumluluk üstlenmesi gerekiyor. Çünkü yağışlı bir baharın ardından kuruyan diz boyu otların yaz aylarında nasıl bir “barut tabakasına” dönüştüğünü sahadaki insanlar çok iyi biliyor. Settar Aslan da bu riske özellikle dikkat çekiyor.
Burada yangın yönetimini üç aşamalı düşünmek zorundayız: yangını önlemek, mümkün olan en erken saniyede görmek ve yeterli insan gücüyle müdahale etmek. Biz çoğu zaman üçüncü aşamayı tartışıyoruz. Kaç uçak geldi, kaç helikopter havalandı, kaç arazöz sevk edildi? Oysa en ucuz, en güvenli ve en başarılı yangın, hiç başlamayan yangındır.
Bu nedenle anız meselesi de yeniden ele alınmalıdır. Yalnızca “anız yakmak yasaktır” tabelası asmak yetmez. Köy köy eğitim verilmesi, yüksek riskli tarihlerde ekiplerin sahada bulunması, muhtarlarla ve ziraat odalarıyla koordinasyon kurulması, alternatif anız yönetimi konusunda çiftçiye teknik ve gerektiğinde ekonomik destek sağlanması gerekir. Ormana komşu belediyelerin yol kenarlarındaki kuru ot, çalı ve yanıcı atık temizliğini sezonluk bir rutin haline getirmesi gerekir. Kritik meteorolojik günlerde orman girişlerinde mobil kontrol noktaları kurulması, piknik ve ateşli faaliyetlere yönelik denetimin görünür hale gelmesi gerekir. Yani yangınla mücadele, yalnızca OGM’nin omzuna bırakılmayacak kadar büyük bir ulusal güvenlik ve toplumsal sorumluluk meselesidir.
Ve elbette eğitim…
Öz Orman-İş’in uzun süredir dile getirdiği “Yeşil Vatan dersi” talebi bu nedenle son derece değerlidir. Sendika okul öncesinden başlayarak çocuklara orman sevgisinin ve yangın bilincinin verilmesi için Millî Eğitim Bakanlığına resmî başvuruda bulunduğunu açıklamıştı. 2025-2026 eğitim öğretim yılının ilk dersinin “Orman Yangınlarına Karşı Yeşil Vatanı Korumak” temasıyla başlaması, yıllardır yapılan bu çağrının ne kadar doğru olduğunun da göstergesidir. Ancak bir günlük tematik dersle yetinmemek gerekir. Yeşil Vatan bilinci, anaokulundan üniversiteye kadar süreklilik taşıyan bir eğitim kültürüne dönüşmelidir.
Çünkü ağaç yaşken eğilir.
Bir çocuğa ormanın yalnızca piknik yapılan bir alan olmadığını, suyun kaynağı, toprağın koruyucusu, hayvanların evi, iklimin düzenleyicisi ve ülkenin stratejik varlığı olduğunu öğretirsek belki yirmi yıl sonra “Bir şey olmaz” diyerek anız yakan yetişkinlerin sayısını da azaltırız.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir yangın anlayışıdır. Uçağı, helikopteri, İHA’sı, arazözü elbette olacak. Teknoloji daha da geliştirilecek. Fakat bütün bunların merkezine insanı koymadığınız müddetçe sistem eksik kalacaktır.
Uçak suyu bırakır.
İHA yangını görür.
Kule dumanı bildirir.
Arazöz suyu taşır.
Ama o hortumu alıp alevin karşısına geçen hala insandır.
O insan günlerce evine dönemeyen orman işçisidir.
Öyleyse Yeşil Vatan’ın gerçek sigortasını güçlendirecekseniz önce o insanı çoğaltacaksınız; dinlendirecek çift vardiyayı kuracaksınız, önleyici güvenlik ekiplerini sahaya çıkaracaksınız; kuru yakıt yükünü yangın çıkmadan temizleyeceksiniz, anızı yakmadan üretmenin yolunu çiftçiye anlatacaksınız; çocuğa daha okul sırasındayken ormanın ne olduğunu öğreteceksiniz.
Ve ormanı bilerek yakan kişiye de bu milletin geleceğini yaktığını hissettirecek kadar ağır, caydırıcı ve tartışmasız bir hukuk düzeni kuracaksınız.
Çünkü bir yangını söndürmek birkaç gün sürebilir.
Bir ormanı yeniden kurmak ise yarım asır.
O yarım asır bizim değil.
Çocuklarımızın.